Medyascope Kandil’de | Duran Kalkan Ruşen Çakır’a konuştu: “Bu süreç batmayacak”

17.07.2026 medyascope.tv

17 Temmuz 2026 medyascope

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Kandil'deyiz ve Duran Kalkan'la konuşuyoruz. Şu ana kadar yaklaşık iki yıla yaklaşan süreçte devletin tabiriyle “Terörsüz Türkiye”, benim tabirimle çözüm sürecinde bu hareket kendi medyası dışına konuşmadı. İlk kez bunu Medyascope'la, bizimle bozuyorlar. Kendilerine çok teşekkür ediyoruz. Konuşacak çok şey var. Duran Bey, öncelikle çok teşekkürler bu yayını kabul ettiğiniz için.
Duran Kalkan: Ben de teşekkür ediyorum fakat bizim tabirimizi de eklesek iyidir. “Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nde” diyelim.

Ruşen Çakır: Tamam o da olur.
Duran Kalkan: Yine hoş geldiniz Kandil'e. Sizi Kandil'de ağırlamaktan onur duyuyoruz. Kapımız dostlarımıza ve bize dost olmak isteyen herkese açık. Fakat bir şey söylemek istiyorum başlamadan önce. Sanki biraz yanlış geldiniz. Buraya değil de önce İmralı'ya gitseydiniz. Daha doğru adrese gitmiş olurdunuz.

Ruşen Çakır: Ben o konuda başvurdum. Defalarca söyledim. Bekliyorum. Çağırırlarsa gideceğim.
Duran Kalkan: Daha doğrusu bu İmralı'yı lağvedebilsek daha iyidir. Onun için de mücadele etmek gerekli. Fakat yine de hoş geldiniz.

Ruşen Çakır: Şimdi 2014, geçen çözüm sürecinde benim sizin harekette ilk röportaj yaptığım kişi sizdiniz.
Duran Kalkan: 2013 Baharı.

Ruşen Çakır: 2013 Baharı, pardon. 2013 Baharı'nda sizdiniz. Şimdi bu süreçte de sizsiniz. O zaman da bir süreç vardı, şimdi de bir süreç var. O zamanki süreç battı, şimdiki?
Duran Kalkan: Sürüyor. Sürüyor, batmayacak.

“Koşullar sürecin batmamasını gerektiriyor”

Ruşen Çakır: Nasıl olacak?
Duran Kalkan: Nasıl mı olacak? Birincisi koşullar batmamasını gerektiriyor. Hangi koşullar? Siyasi ve askeri koşullar. Bölgedeki koşullar, Türkiye'deki koşullar, Kürtlerin koşulları. Yani durum 2013 gibi değil. O zaman durum daha farklıydı. 2015'ten sonra yaşanan bir süreç var, 2023'ten sonra yaşanan bir süreç var. Yani hem Gazze süreci var hem de Türkiye-Kürdistan süreci var. Bu gerçekleri görmemiz lazım. Bunlar bir değişiklik yarattı. Bir de 2015'ten bu yana yaşanan bir süreç var, savaş gerçeği. O da yeni şeyler ortaya çıkardı. Yani önceki gibi değil. Hem kendi savaşımızla bir noktaya geldik. “Artık nereye kadar?” sorusu gündeme geldi. Bu nereye gidecek? Bir çözüm gerekli buna. Her şey savaşla çözülmez. Savaş açığa çıkarır, çoğu zaman siyaset çözer. Dolayısıyla hem çözümün zamanı hem de siyasetin zamanı geldi. Bir de dış dünya böyle. Yani Ortadoğu'daki durumu görüyoruz. Devletler gittiler, örgütler gittiler. Yani kendilerini Ortadoğu'nun en güçlüsü sanan liderler gittiler. Bu nereye kadar gidecek? Birileri dışarıdan bölgeyle böyle uğraşıyor. Ama biz bu bölgenin insanlarıyız. Yani kapıları onlara ardına kadar açamayız ki. Hiç kendi aramızda çözüm olmayacak mı mesela? Kendimiz bir irade olamayacak mıyız? Biz bu konuda kararlıyız. Önder Abdullah Öcalan'ın düşüncelerini, çıkışını 27 Şubat çağrısını bu temelde anladık ve bu temelde yeni süreçler geliştirmekle hareket olarak kararlıyız. Yalnız başımıza olur mu? Ayrı bir konu.

Ruşen Çakır: Şimdi 27 Şubat dediniz, ben onu İstanbul'da otelde izledim. Heyet orada okudu bunu. İzledim ve özellikle “Ulus devlet istemiyoruz, özerklik istemiyoruz, her türlü kültüralist arayışı yok” dedi, ben bile şaşırdım. Sizin tabanınız şaşırmadı mı? Sizin kadrolarınız şaşırmadı mı?
Duran Kalkan: Çok şaşkınlık oldu. Bizde de oldu. Özellikle toplumsal kesimimizde daha fazla oldu. Onu izledik biz de. Bilgiler aldık, basından izledik. Kendi içimizde de oldu, olmadı değil. Fakat bir sistematik düşüncesi var Önder Abdullah Öcalan'ın. Savunmalarda ortaya koydu bunu. Çağrı onların bir devamı oldu. Biz aslında böyle bir duruma çok yabancı değiliz. Zihniyet olarak açığız ve hazırız. Ama günlük politika buna el vermiyor. Dolayısıyla da gücümüz yetmiyor bazı şeyleri geliştirmeye. Bazı şeylerin önü de gerçekten çok kapalı. Antidemokratik yaklaşımlar çok yani. Siyasete işlerlik kazandırılmıyor. Dolayısıyla evet, biraz şaşkınlık oldu. Fakat biz hazırlıklıydık, topluyduk mesela; örgüt olarak, yönetim olarak anında değerlendirdik. En erken cevabı verdik. 1 Mart'ta açıklama yaptık ve bir de ateşkes ilan ettik hemen cevap olsun diye. Bu düzeyde bir hazırlığımız da vardı.

Ruşen Çakır: Şimdi oradaki özellikle statü talebi olmaması meselesi paradigma değişimi meselesinde iki tane olay var: Bir; Türk kamuoyu diyelim. Hani size sempatik bakmayan, hatta nefret eden kamuoyu bunun yalan olduğunu söylüyor, inanmıyor. Yani “Oyun yapıyorlar, sonra yapacaklar” falan diyenler var. Bir de Kürt milliyetçileri dediğim kesimler var. Onlar da bir şekilde Öcalan'ın Kürtlere ihanet ettiğini söylüyor.
Duran Kalkan: Evet bunu söylüyorlar, biz de duyduk ama gerçekten de Önder Apo şöyle söyledi: “Benim Kürtler için yaptığımı ancak zalim tanrılar inkâr edebilir.” Bunlar o düzeydeki güçlerdir. Halbuki şunu iyi görelim: Yani Kürtlük adına, Kürt özgürlüğü adına son 50 yılda hangi değerler yaratıldıysa bunların hepsi Önder Abdullah Öcalan'ın öncülüğünde, mücadelesiyle, düşünceleri temelinde yaratıldı. Bu inkâr edilemez bir gerçek. Bu olmasaydı Kürtlük ne durumda olurdu, onu soralım. PKK olmasaydı, Önder Abdullah Öcalan'ın çıkışı olmasaydı… Örneğin 1970'lerin başına gidelim, bunlar olmasaydı durum neydi; Kuzey’de durum neydi, Doğu’da neydi, Güney’de neydi, örneğin en çok sığınılan şey olarak KDP'nin durumu neydi? KDP de yeniden KDP olduysa Kuzey’deki gelişmelere dayanarak oldu. Dolayısıyla bu dar milliyetçi, aslında çok bir şey yaratamamış olanların, bir yandan Önder Abdullah Öcalan'ın yarattıklarının üzerinde yaşayıp, diğer yandan da ona karşıt propagandaları. Böyle bir düşmanlık var.

Ruşen Çakır: Ötekisine gelelim. Şimdi biz bu hareketin Kürt olmayan kurucularındansınız.
Duran Kalkan: Evet.

Ruşen Çakır: Ve hep sürekli de söyleniyor. Türkmen miydiniz?
Duran Kalkan: Evet.

“Şoven, milliyetçi yaklaşımı kırmak gerekiyor”

Ruşen Çakır: Şimdi Türk kamuoyuna gidelim: Sizin de bildiğiniz -her ne kadar uzun bir süre buralarda olsanız da- ama soy olarak bildiğiniz bir hassasiyet var, duyarlılık var. Ve size güvenmiyorlar.
Duran Kalkan: Güvenmeyebilirler. Çok aşırı derecede şoven, milliyetçi yaklaşımlarla doldurulmuş bir bilinç var Türkiye toplumunda. Bu iyi bir durum değil. Aslında biz isterdik ki mesela işte çağrıdan bu yana 17 ay oldu, Devlet Bahçeli'nin girişiminden bu yana 22 ay oldu, neredeyse ikinci yılını dolduracak. Mesela Türkiye'de birileri böyle çalışma yapsın. En azından Devlet Bahçeli çağrılarını Türkiye toplumuna daha geniş yapabilirdi, daha çok anlatabilirdi. Sol sosyalist çevreler, demokratik güçler bunu daha fazla yapabilirlerdi. Bu şoven, milliyetçi yaklaşımı kırmak gerekiyordu. Fakat bu yapılmadı. Oradan ileri gelen bir durum var. Şöyle diyorlar: Sosyalist değil, demokratik değil. Yapılan ne oldu? Sanki belirsiz bir şeymiş gibi gösteriyorlar. Oysa Türkiye'nin demokratikleşmesi için yapılan en büyük hamle, en güçlü mücadele bu Barış ve Demokratik toplum çağrısı. Bunu böyle görmek lazım. Sol çevreler, sosyalist çevreler özellikle bunu böyle görmeliler. Böyle görmeyip de çok dar, iktidarcı, siyasi anlaşmalara dayalı yaklaşımlar doğru değil. Oraya dayalı bir solculuk var. Bu aşırı derecede devletçi yaklaşım buna götürüyor, iktidarcı yaklaşım. Bence bundan kurtulmak, biraz toplumcu olmak lazım. Toplumun iradesine var olmak gerekli.

“Yüzde 100 oyun yok demiyoruz”

Ruşen Çakır: Size tabii şey diyorlar: “Erdoğan'ın oyunu var, Öcalan ve örgütü o oyunun parçası oldu.”
Duran Kalkan: Şimdi oyun olabilir. Biz şey etmiyoruz. Yani oyun değil diyemeyiz. Herkesin kendi bileceği bir iş. Herkesin kendi yaptığı bir durum. Biz de yüzde 100 oyun yok demiyoruz. Çağrılar yapanlarla, tartışma yürüttüklerimizle yüzde 100 aynı görüşte değiliz ve böyle güvenle ya da ortak düşünceyle yürümüyor. Herkes kendi düşüncesiyle yürüyor. Fakat oyun da olsa bir politika yapmanın önü açılıyor mu? Yeni şeyler yapmak için imkân doğuyor mu? Biz ona bakıyoruz. 28 yıl oldu Önder Abdullah Öcalan İmralı'da, biliyorsunuz. Çok fazla görüşmeler oldu. Bir defa avukatlar mıydı, kamuoyunun şeyi olarak sormuşlardı, “Umutlu musunuz” diye. “Umut değil de ben umudu yaratmaya çalışanım” dedi. Yani doğuyor mu? Doğurmaya çalışıyoruz. En azından kapı hafif aralanır gibi. Onu bile değerli buluyoruz.

Şu yaklaşımlar yanlış, sizin sorularınızdan onu anlıyorum: Her şeyi devletten bekleyen, her şeyi iktidardan bekleyen, her şeyi anlaşmalarla çözmeyi öngören yaklaşıma göre bizim yaptıklarımızın hiçbir anlamı yok, doğru değil, hiçbir sonuç vermez. Ama biz hiçbir şeyi şimdiye kadar 50 yıldır bu biçimde yapmadık. Her şeyi mücadeleyle kazandık, halkın gücüyle kazandık, toplumun iradesiyle kazandık. İnanıyoruz ki yani süreç toplumsallaşırsa, barıştan ve demokrasiden yana olan toplumsal kesimler sahip çıkarlarsa küçük bir aralıktan büyük gelişme ortaya çıkabilir. Bir de PKK'nın tarzı şuydu, Önder Apo'nun tarzı, “İğne ucuyla kuyu kazmak” dedi. Biz mücadeleyi böyle yürütüyoruz. Yüzde 1 olumluluk varsa, oradan başlayarak imkân büyütüyoruz, başka imkân yok.

Ruşen Çakır: Peki, bir hemşehri sayılırsınız değil mi Devlet Bahçeli'yle?
Duran Kalkan: Yani biraz, şimdi ayrıldı ya, onlar Osmaniye oldu, biz Adana'yız.

“Barışı, savaşanlar getirirler”

Ruşen Çakır: Evet. Ne diyorsunuz Devlet Bahçeli'nin yaptığına?
Duran Kalkan: Ben kendi şeylerimi anlatayım. Arkadaşlarla birlikteydik. Arkadaşlar bilgi getirdiler. Herkes şaşkındı. Devlet Bahçeli el sıkışmış dediler. Sonra da özellikle o çağrı olduğunda, ilk sözleri söylediğinde Devlet Bahçeli böyle nasıl söylüyor? Biraz tartışma oldu aramızda, şaşkınlıkla. Sonra şu kanaate ulaştık: Barışı, savaşanlar getirirler. Savaşı durdurmayı savaş yapanlar gündeme alırlar, irade koyarlar.

Dolayısıyla böyle bir çıkış, savaşın bu koşullarında Devlet Bahçeli tarafından oluyorsa bu yanlış değil, anormal değil. Doğruya yakın olandır. Çünkü savaşmayandan bu gelişmez ki, savaşmayanlar zaten hep diyorlardı savaş olmasın diye. Önemli olan onların savaş olmasın demeleri değildir. Savaşanların savaş olmasın demeleri kıymetlidir ve savaşı sona erdirebilir.

Ruşen Çakır: Peki o zaman şöyle söyleyeyim. 50 yıl diyorsunuz. Evet yaklaşık 50 yıl. Ben de bir vatandaş ve gazeteci olarak bu süreci tanıyorum, takip ediyorum. Şunu da soranlar var, hatta Cemil Bayık'a sorulmuştu bir kere: Ne kazandınız? Ne kazanıyorsunuz? Ne kazanmayı umuyorsunuz?
Duran Kalkan: Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nden mi?

Ruşen Çakır: Evet.
Duran Kalkan: Şimdi 17. aydayız, neler kazandık? Bir defa Türkiye tartışıyor, önce tartışamıyordu. Kürt toplumu da tartışıyor. Yani diller çözüldü, bunu görelim. Bunu kıymetli buluyoruz mesela. Toplumun, insanların kendi geleceklerine dair sorumluluk duymaları ve bu çerçevede arayış içinde olmalarını, tartışmalarını önemli buluyoruz. Bunun önü açıldı. Bu çok kıymetli. Diğer yandan çok gergin bir ortam vardı. Savaş, evet, 100 yıldır sürüyor, Kürtlerle bu 100 yılını doldurdu. 50 yıldır PKK ile oluyor, 40 yıl kesintisiz oldu. 15 Ağustos 1984 ile birlikte. Bunun yarattığı bir düzeyi vardı ama 2015'ten sonraki savaşın düzeyi hepsinden farklıydı. Çok aşırı derecede bir gerginlik yarattı. Sonuçları her zamankinden ağır bir savaştı. Mesela o gerginlik biraz azaldı. Herkes sağlıklı düşünebiliyor.

Biz de düşünme, değerlendirme neler yaptık, neler yapamadık, doğrularımız neler oldu, eksiklerimiz neler oldu… Bunları tartışma imkânı bulduk. Bunu da kıymetli buluyoruz. Eleştiri özeleştiri yapıyoruz, açık söylüyorum. Yaptıklarımızın her şeyini doğru demiyoruz. Ama esas olarak tabii ki büyük bir direniş yürüttük. Üçüncüsü, mücadele daha da çeşitlendi ve mücadele güçleri genişledi. Öyle bir durum ortaya çıkmıştı ki, mevzide silahlı güçlerin çatışması, onun dışında hiç kimse mücadele edemiyordu. Şimdi herkes mücadele ediyor. Gençler, kadınlar, aydınlar, bütün toplumsal kesimler, işçi ve emekçiler Türkiye'de ediyor, Kürtlerin bütün parçalarında, yurtdışında mücadele var. Yani mücadele durmadı, daralmadı. Hem yöntem bakımından zenginleşti hem de daha geniş güçleri içine kattı. Bunları değerli buluyoruz mesela.

“Eskisi gibi savaş olmayacak artık”

Ruşen Çakır: Sizin son dönemde medyanızda yaptığınız açıklamaları çok yakından takip ediyorum. Bir de yazılı açıklamalar yapılıyor. Bir ara Apocu Hareket adına yapıldı. En son KCK adına 11 Temmuz vesilesiyle yapıldı. Şimdi o açıklamalara ya da röportajlara bakıldığı zaman, süreci istemeyen birileri onların içerisinden birtakım şeyler çekip, “İşte görüyorsunuz bunlar şöyle” falan diyor. Ama ben olabildiğince objektif bakmaya çalışan birisi olarak, son süreçte nasıl söyleyeyim süreçte ısrar görüyorum. Mesela 11 Temmuz açıklaması bir şikâyetname gibiydi. Yani “biz silahları yaktık, siz bir şey yapmadınız” gibi bir açıklamaydı, özetle. Ama orada da öyle olmazsa böyle olur gibi bir ton yok.
Duran Kalkan: Şimdi bu konuda da şunu belirteyim: Biz kendi irademizle bu kararı verdik. Bir çağrı oldu. Zaten dokuz yıllık sert bir savaş vardı. Bu nerede siyasete dönüşür? Hep onun takibi içindeydik. Ekim ayından itibaren Devlet Bahçeli'nin çağrısı ve Önder Abdullah Öcalan'ın yanıtıyla bu süreç başladı. Bunu çok yerinde, anlamlı, hatta biraz da geç kalmış olarak gördük. Onu net söyleyebilirim. Geç kalmışlık da biraz böyle Türkiye'yi içten dıştan bazı çevreler çok kışkırttılar savaşa. Bizden kaynaklanmadı, oradan kaynaklandı. Ondan sonra sürecin gelişiminde biz kendi irademizle karar verdik. Kongremizi yaptık, kendi kararımızı aldık.

Biz kendimizde bir değişim, dönüşüm, yenilenme yaratmak istiyoruz. Stratejik olarak değişim gerçekleştirdik. Şunu söyleyebilirim: Eskisi gibi savaş olmayacak artık. Yani bizden, eğer koşullar değişmez, yeni bir kongre olmadıkça -onu artık hangi örgüt yapar ne yapabilir- yeniden bir stratejik değişim kararı alınmadıkça, mevcut kararlılıkla biz Türkiye'ye karşı silahlı eylem yapan güç olmayacağız, durdurduk bunu, bu stratejiyi sona erdirdik. Diyelim ki mevcut durumda üzerimize saldırı olursa şu haliyle elbette kendimizi savunacağız. O pozisyondayız. Fakat şunu istiyoruz: Siyasetin önü açılsın, demokratik siyaset yapma imkânı ortaya çıksın. Biz de bu sürece demokratik siyaset yaparak katılalım, bu Kürtlerin ve Türkiye toplumunun lehine olsun. Onlara hizmet edelim siyasi açıdan.

Ruşen Çakır: Demokratik siyaset yapalım derken genel bir şeyden bahsediyorsunuz ama şunu da çok merak ediyor insanlar. Mesela siz Cemil Bayık, Murat Karayılan vs. Türkiye'ye geleceksiniz ve yasal siyaset mi yapacaksınız? Bunu mu bekliyorsunuz?
Duran Kalkan: Neden olmasın? Yani olmaz mı? Zorluklar var ama neden olmasın? Olabilir. Dünyadaki olaylara bakalım, yaşananlara bakalım, Türkiye'de yaşananlara da bakalım. 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl önceki süreçleri değerlendirelim. Eskisi gibi midir Türkiye? Değil, çok değişiklikler oldu. Bu değişiklik olamaz mı? Olabilir. Fakat bu noktada bizim öncelik şeyimiz şudur: Önder Abdullah Öcalan'ın siyaset yapabilmesi, özgürce. 28 yıldır zaten ne denilecekse hukuki olarak ne gerekiyorsa onun gerekleri yerine geldi. Daha ne isteniliyor? 25 yıldı bunun sınırı aslında. 25 yıldan sonra her şey siyasi takdire kalıyor. Hukuki şey bitmiştir aslında. Siyaset takdir etse Önder Abdullah Öcalan hemen siyaset yapabilir hale gelebilir. Bu konuda siyasi iradenin karar vermesi gerekiyor. Siyaset bunu üstlenmiyor. Bu konuda bir de toplumun durumu çok aşırı şey ediliyor. “Toplumsal zemin uygun değil” deniliyor. Kimse uygun hale gelmesi için çalışmıyor ki.

Ruşen Çakır: Siz çalışıyor musunuz?
Duran Kalkan: Biz kendi kamuoyumuzda çalışıyoruz. Kürtlerde ne kadar değişiklik oldu. Türkiye kamuoyunda çalışamıyoruz. Çünkü işte o kanallarımız açık değil, kapalı. Burası bize kapalı. Bize kapalıysa en azından Önder Abdullah Öcalan'a açık olsun. Açık olsun. Yani kilit Önder Abdullah Öcalan'ın siyaset yapabilmesi.

Ruşen Çakır: Şimdi o zaman başa dönelim.
Duran Kalkan: Dönelim.

Ruşen Çakır: “Benim yerime Öcalan'la görüşseniz daha iyi olur” dediniz.
Duran Kalkan: Evet.

Ruşen Çakır: Öteden beri gündemde ve ben de açık açık ilk talip olduğunu söyleyen gazetecilerden birisiyim. Evet. Öcalan'la diyelim ki ben böyle bir röportaj yaptım. Bu röportajın onu sevmeyen, onu “bebek katili” gören, onu “terörist başı” olarak gören insanlarda bir fikir değişimine yol açacağını düşünüyor musunuz sahiden yoksa tam tersi öfkeleri, kinleri daha da mı artar?
Duran Kalkan: Tersine. Birinciye inanıyoruz. Kesinlikle inanıyoruz. Şu temelde inanıyoruz: Önce tepki gösterse bile insanlar sonra acaba ne var diye bakmak gereği duyuyorlar. Mesela biz karşıtlarımıza öyle yaklaşıyoruz. Herkes insan, başkaları da öyle yaklaşır diye düşünüyoruz, inanıyoruz. Konu özellikle Önder Apo olunca bunun çok daha fazla öyle olacağını düşünüyoruz. Acaba ne demiş diyecekler. Demeseler bile biri birine söyleyecek, şöyle söylemiş diye. Ve Önder Apo'dan oldukça pozitif şeyler duyacaklar buna inanıyoruz bir de. Yani asla reddedemeyecekleri, karşı çıkamayacakları sözler duyacaklar. Bu kesin. İnandırıcı olacak, etkileyici olacak. Biz buna inanıyoruz. Deneyelim, mesela öyle olmayacaksa niye bunun önü kapatılıyor bu kadar? Açılsın, en azından İmralı lağvedilsin de edilmemişse bile örneğin basın için kapıları açılsın, konuşulsun. Bakalım etkili olacak mı, olmayacak mı?

Doğrusu sadece Önder Apo'ya bırakmak değil tabii. Yani Türkiye demokratik güçleri daha etkili olabilirlerdi, yapabilirlerdi. Örneğin iktidar çevreleri, muhalefet çevreleri de yapabilirlerdi. Bu nihayetinde Türkiye'nin hizmetine olan bir şey, demokratikleşme şeyi. Türkiye toplumuna açıklamalar yapsalar, doğru sözler söyleseler bu Kürt karşıtlığını ortadan kaldırıcı sözler söyleseler Türkiye kamuoyu değişir. Bunu Önder Apo da yapabilir, ben inanıyorum.

“CHP’nin derdi ne?”

Ruşen Çakır: Peki burada demin dediniz ya muhalefet dediniz. Şimdi muhalefet deyince aslında CHP geliyor tabii ki, ana muhalefet partisi 19 Mart ve ondan sonra 21 Mayıs… Çok kişi şunu söylüyor, CHP'ye yakın olanlar: “Bizim derdimiz başımızdan aşkın bununla mı uğraşacağız.”
Duran Kalkan: Ama neyle uğraşıyorlar, dertleri nedir? Bence onlar kendi dertlerini yeniden gözden geçirseler iyidir. Bu dar particilik CHP'yi bu hale getirdi. Bunu doğru bulmuyoruz, bu siyasi yaklaşımı doğru bulmuyoruz. Dolayısıyla da CHP'yi gerileten, geliştirmeyen, başarılı kılmayanın bu siyaset olduğu kanaatindeyiz. Bunun yerine, bu kendi içlerinde bu kadar iktidar kavgasının yerine biraz dert edinseler Türkiye'nin sorunlarını, meselelerini; demokrasi meselesini, Kürtlerin özgürlük meselesini, Türkiye'nin güvenlik meselesini… Ortadoğu'daki savaş göz önünde… Bu Türkiye'nin etrafında oluyor ve bu savaş Türkiye'yi birebir, 24 saat etkiliyor. Yarının ne olacağı da belli değil. Bunları dert edinseler CHP bu darlıktan, dar boğazdan çıkabilir. Türkiye toplumuna kendisini bence daha iyi anlatabilir.

İsrail temas kuruyor mu?

Ruşen Çakır: Ortadoğu demişken ben Öcalan ile yapılan görüşmelerin notlarının bayağı bir bölümünü okudum. Ve ilk baştan itibaren o “Gazzeleşme” diye bir şeyden bahsediyor -siz de bir ara söylediniz- ve “Ortadoğu'daki hegemonya savaşları” diyor ve “İsrail” diyor. Ben hatta bir görüşmede saydım, 15 kere “İsrail” demiş. İsrail sizinle temas kurmak istiyor mu, kuruyor mu? Yani sizi bir kart olarak kullanmak istiyor mu bölgede?
Duran Kalkan: Şimdi sorun sadece biz değiliz, Kürtler de değil. Bölgede 100 yıl önce oluşturulan statüko yıkıldı. Değiştiriliyor yani. 100 yıl önce oluşan neydi? Ulus-devlet statükosuydu. Bu da Türkiye ve İran üzerinden şekillendi. Öncü güçleri bölgede Türkiye ve İran'dı. Şimdi İsrail öncülüğünde geliştiriliyor. İsrail, Araplarla bir anlaşma yaptı. Araplar da gelişiyor. Suudi'yle, Mısır'la, yani İbrahim Anlaşmaları temelinde. Evet, İsrail-Arap Anlaşması’na dayanıyor. Fakat esas İsrail etkinliği gelişiyor. İsrail etkinliğinde Araplar’a da etkili yer veren -çünkü geçen yüzyıl ikinci sınıf devlet yaptı Arapları-, o durumdan çıkartan yeni bir hegemonya gelişiyor, bu son derece açık.

Bunu yaparken arkasında ABD var, Avrupa'yı sonuna kadar aldılar, biraz İngiltere'den ters sözler gelince ABD müdahale etti. Şimdi güçleri çok. İkincisi, bütün Ortadoğu'yu değiştiriyorlar. Herkesle ilgililer. Türkiye ile de 24 saat görüşme ve çatışma içinde İsrail. Biz bunu görüyoruz. Sadece çatışma yok, görüşmeler de var, ilişkiler de var. Hiç kimse birbirinden ilişkisiz değil.

Şimdi gölge değişecekse, ulus-devlet statükosu ortadan kalkacaksa -ki kalkıyor-, bu ulus-devlet statükosu en çok Kürtlere karşı oldu. Kürtleri yok saydı, parçaladı, yok edici zeminler yarattı siyasi, askeri olarak. Bunun parçalanması bir defa Kürt dinamini açığa çıkarıyor. Kürt'ün gücünü açığa çıkarıyor. Bu değişim sürecindeki etkinliğini açığa çıkarıyor. Şimdi değiştirmek isteyen güçler ihtiyaç duydukça ya da kendilerine gerekli oldukça bu güçlere de birlik olmak istiyorlar. İsrail bu şeyi yaparken evet, ihtiyaç duyuyor. İran içinde de çeşitli güçlere duyuyor. Kürtler içerisinde zaten kendilerine yakın olanlar var, eskiden beri ilişkide olanlar var. Bunu herkes biliyor. Türkiye de biliyor. Türkiye, Kürtlerin İsrail ile en sıkı ilişki olanlarıyla en ileri ittifak halinde şimdi. Mevcut politikayı niye gözden geçirmiyor, sorgulamıyor Türkiye siyaseti? Ben şaşıyorum izlenen politikayı.

Ruşen Çakır: Peki sizin bu konudaki tutumunuz, Öcalan'ın tutumu nedir?
Duran Kalkan: Biz elbette ki değişen Ortadoğu'da Kürtlerin yerinde olmasını istiyoruz. Kürt varlığı kabul görmeli. Kürtler için de bir siyasi statü olmalı. Ama bu Ortadoğu'nun birbiriyle parçalandığı, birbiriyle savaştığı bir Ortadoğu'da olmamalı. Demokratik bir Ortadoğu'da olmalı. Savaşan çatışan değil de ilişkileri demokratik siyaset temelinde yürüten bir Ortadoğu'da olmalı. Böyle olursa hem Ortadoğu'nun halkları için iyi olur, hem de Kürtlerin varlığının ve özgürlüğünün garantisi Türkiye'nin ve bölgenin demokrasisinden geçiyor. Bunun derin bilincindeyiz. Buna stratejik yaklaşıyoruz. Bu konuda ilk günden itibaren, paradigma değiştirmeden önce de, PKK'nın çıkışı Önder Apo'nun düşüncesi diğer Kürt örgütlerinden farklı olarak örneğin Türkiye halkının, Ortadoğu halklarının demokrasisiyle stratejik ittifakı öngörüyordu. Onlarla birlikte kurtuluşu öngördü hep. Onlara rağmen kurtuluş öngörülmedi. Bu bakımdan demokratik Ortadoğu, demokratik Türkiye, Kürtlerin varlık ve özgürlüğünün de güvencesidir. Bunlar temelinde olmasını istiyoruz.

Bu anlamda elbette ki Kürtler için fırsatlar var, stratejik yükselen bir değer. Bölgede stratejik rol oynamak isteyen herkes bu değeri görüyor. Buna ulaşmak, bununla ilişkilenmek, ittifak kurmak istiyorlar. İsrail'in de çabası var, İran'ın da çabası var. Türkiye de bu çabayı harcamak istiyor ama demokratik temelde istemiyor işte. Bu süreç Türkiye'nin siyasetini, Kürt siyasetini demokratik temele oturtma süreci aynı zamanda, oraya çekme süreci.

“Yasa erken çıkmalıydı”

Ruşen Çakır: Evet, şimdi biraz sürece gelelim. Bu ay sonunda bir yasa çıkması bekleniyor, Meclis kapanana kadar. Ama sizin kanallardan gelen açıklamalarda pek memnun değilsiniz gibi. “İçeriği bilmiyoruz, bize emrivaki yapılmak isteniyor” falan diyorsunuz. Hâlâ o durumda mıyız?
Duran Kalkan: Bizim yasa çıkmasından memnuniyetsizliğimiz yok. Tam tersine; erken olmalıydı diyoruz, geç kaldı diyoruz. Bu konuda daha erken, daha ileri adımlar atılabilirdi. Devlet de yapabilirdi, toplumdan da etkili istemler, eylemler gelişebilirdi. Çünkü hepsi Türkiye'nin yararına olan şeyler. Niye Türkiye'nin yararına olan şeyler daha güçlü ve hızlı atılamasın ki? Fakat hem geç kaldı hem de “yasa çıksın da ne çıkarsa çıksın” da olmaz tabii. İçeriği de önemli, yöntemi de önemli.

Örneğin görüşmeler oluyor İmralı'da. DEM Parti heyeti gidiyor görüşüyor. Devlet adına görüşenler oluyor, çoğunlukla birlikte görüşüyorlar. Onların sonuçları bize de bilgi olarak yansıyor kısmen, tabii görüşenler bilgi veriyorlar. Onların verdiği bilgiler şeyindeyiz biz, doğrudan neler görüşülmüş, böyle kayıtlar gelmiyor bize. Görüşenler “Şunları görüştük” derlerse, o bilgiler geliyor, onlara bakıyoruz. Ona göre aslında yapılan bazı planlamalar oldu. Örneğin mayıs için bir planlama oldu, yerine gelmedi. Rahatsızlık duyduk ondan, belirttik. Şimdi haziran için yenilendi o. Örneğin Kurban Bayramı sonrası görüşülecek diye. Çünkü önceki 24 Mayıs tarihli görüşmede Önder Apo yasaya ilişkin bazı görüşlerini yazılı olarak verdi. DEM Parti de hazırlamıştı, AKP de hazırlıyordu. Şu söylendi: “Bayramdan hemen sonra görüşülsün, her üç taslaktan ortak mutabakat ne çıkıyorsa çıksın, gecikmeden üç gün içinde İmralı'ya gitsin, oradan tabii örgüte bize bilgi gelsin.” Yani örgüte bilgi yazacaktı Önder Apo, örgütten görüş alacaktı tabii. Hatta, “Gelinsin örgütten bir heyetle, İmralı'da karar verelim” dendi ve buna itiraz etmedi Önder Apo'yla görüşenler.

Mesela bu yine olmadı. Bayram geçti, aradan çok uzun süre geçti. Yasa adına herhangi bir sonuç ortaya çıkmadı. Gündemde tutuluyor, adım yok. En son işte dün akşam görüşmüş DEM Parti heyetiyle AKP yönetimi Efkan Ala ve diğerleri. Deniliyordu ki “Taslak verilecek.” Yani oldu mu, olmadı mı bir açıklama yok. Eğer planlandığı gibi süreç işlerse bizim bir itirazımız yok. O taslak İmralı'ya giderse orada tartışılır, oradan görüşler bize gelir, bizim de görüşümüz sorulursa ona bir itirazımız yok. Zaten olması gereken buydu, biraz gecikti. Sadece bizim itirazımız buna.

Ruşen Çakır: Böyle olmazsa ne olacak?
Duran Kalkan: Böyle olmazsa yapanların olur artık. Ne olur? Ortaya bir sonuç çıkar. Meclis’e gider, yasa çıkar. Biz ondan sonra bakarız, o zaman ona göre karar veririz. Önce olursa işin içine girmiş oluruz.

Ruşen Çakır: Ben biliyorum ki, bu süreçte, Öcalan'la devlet görüşme sürecinde siz, sizin arkadaşlarınız doğrudan Öcalan'la konuşma imkânına sahip olmuşlar yer yer. Yalan mı?
Duran Kalkan: Yani çok yalan denilmez. Ama bu kadar önemli bir meselede böyle büyük kararlar alırken onun gerektirdiği kadar konuşulmuş, tartışılmış de değil. Çok ileri düzeyde olması gereken şeyler varken yapılamadı.

Ruşen Çakır: Diyelim ki yasa çıktı -bir şey çıkacak belli ki. Ve siz tabii ki önce İmralı'ya bakacaksınız. İmralı'dan diyelim ki heyet gidecek ve Öcalan diyecek ki, “Tamam, bu yasa şimdilik idare eder” vs. falan. Siz ona tabi mi olacaksınız?
Duran Kalkan: Bize bilgi gelecek. Yol haritası öyledir. Bize o taslakla birlikte görüşlerini yazacak Önder Apo. Yazılı olarak iletecek ve biz görüş belirteceğiz.

Ruşen Çakır: Burada Kandil'de bayağı arkadaşlarınızla sohbet etme, tartışma imkânı buldum.
Duran Kalkan: Ne diyorlar?

Ruşen Çakır: İnsanlar biraz çok umutlu değiller sanki ama hepsi de Öcalan'a güveniyorlar. Olayı böyle özetleyebilir miyim?
Duran Kalkan: Doğrudur. 12. Kongre kararımız da böyleydi. Kongre öncesinde de, bizden kongre toplanması istendiğinde biz dedik ki, “Kongre toplarız ama karar alamayız.” Bizden kongre toplamamız isteniliyorsa biz toplarız yönetim olarak, 100 kişiyi, 200 kişiyi bir araya getiririz. Ama oradan ne karar çıkar? Biz bilemeyiz. Bunu ancak kararın nasıl çıkmasını isteniliyorsa Önder Apo çıkarabilir.

Şimdi, “Öyle olsun, toplayın, buna göre toplansın dedi” Kongre, belli perspektif geldi, yayınlandı. “Süreç perspektifi” dendi. “Manifestonun girişi” olarak da geldi. O geldi ve bir de kısa bir görüntülü mesaj geldi. “Bu temelde kongre yapabilirsiniz” denildi. Kongre yaptık, biz karar aldık. Dedik ki, “Bu kararlar bizden isteniyor, onları aldık. Uygulanmasını ancak Önder Apo yapabilir.” Kararları kamuoyuna da böyle açıkladık, İmralı'ya da böyle gönderdik.

Dedik ki, “Biz istediğiniz kararları aldık. Ama bir karar da bizim var, eklediğimiz karar. O da şu: Bu kararların pratik uygulanmasını ancak Önder Apo yönetebilir. Biz uygulamaya koyamayız, gücümüz yetmez.”

Şimdi arkadaşlarımız da bunu ifade ediyor. Her zaman söyledik; bu hem doğru olan hem de makûl olan. Bir etkinlik bakımından doğru olandır. Önder Apo'nun dışında hiç kimse karar aldırtamaz PKK'ye. Hele hele böyle süreçte bu savaşçı gücü ikna edemez. Bu mümkün değil.

Ben mesela sizin kanalınızda da açıklayayım, en az beş böyle konuşmada açıkladım resmen: Bizden istemeyin, yapamayız. Yapabiliriz de yapmıyoruz sanılmasın. Yapamayız. Herkesin bir rolü var. Bir sınırı var, yapabileceği bir şey var. Doğru olan da şu: Cemil Bayık, Murat Karayılan gelip şey mi yapabilsin? Tamam, onlar yapamadı diyelim -ki yapabilir bana göre de- fakat Önder Abdullah Öcalan niye yapmasın? 28 yıldır zaten İmralı'da. Rahatlıkla siyaset de karar verip çıkarabilirdi. Cumhurbaşkanı kaç kişiyi çıkardı öyle? Hukuki olarak da örneğin AİHM'in kararlarını şey edebilir, çıkarabilirlerdi. Hukuken de siyaseten de Önder Abdullah Öcalan'ın özgür yaşar, çalışır konuma gelmesinin önünde engel yok. Bunun önündeki engel siyasi tercihtir.

Ruşen Çakır: Şimdi bu noktada bir şey söylemek istiyorum: Sizin hareketinizden olmayan ama çok benim güvendiğim bir Kürt entelektüel dostumla bu süreci tartışırken bana şöyle bir şey söyledi: “Abdullah Öcalan sağken devlet bu meseleyi çözmek istiyor.” Şimdi sizin söylediklerinizi dinlerken de o geldi aklıma.
Duran Kalkan: Yapıyorsa doğru yapıyor.

Ruşen Çakır: Çünkü Abdullah Öcalan sağ olmazsa -siz de demin söylediniz- bu harekete bütün yönleriyle bir ortak karar aldırmak çok zor.
Duran Kalkan: Çok zordur. Bunu şimdi de söylüyorum, savaş sürecinde de geçmişte birkaç kez açıkladım. Yani devlete de Türkiye toplumuna da, “Gerçekten bir barış istiyorsanız, bunun yolu İmralı'dan geçiyor, Önder Apo yapabilir, bu şansı kaybetmeyin” dedim. Bizim gerçekliğimizi yansıtan bir durum.

Ruşen Çakır: Peki Duran Bey, siz şimdi 27 Şubat deklarasyonundan sonra Öcalan'ın söylediklerini yerine getirdiniz ve örgütü feshettiniz. Silah bırakma kararı aldınız.
Duran Kalkan: Evet.

Ruşen Çakır: Silah bırakma kararı aldınız.
Duran Kalkan: Silahlı mücadeleyi sona erdirdik, strateji değiştirdik Türkiye'ye karşı.

Ruşen Çakır: Örgütü feshettiniz.
Duran Kalkan: Evet, feshettik.

Ruşen Çakır: Ama hâlâ varsınız. Ne olarak varsınız?
Duran Kalkan: Feshetme kararı aldık. Uygulanmasının yapılması gerekiyor. Onun önünün açılması lazım işte.

Ruşen Çakır: Yani şu anda yani bir karar var, hayata geçmesini bekliyorsunuz.
Duran Kalkan: Fesih kararının uygulanması, örgütün değişim-dönüşüm yaşaması gerekiyor. Bunun gerçekleşebilmesi için de ona uygun hukuki ve siyasi zemin gerekiyor. Bu örgüt insanlardan oluşuyordu. Karar aldık ama bu insanlar buharlaşmıyor. Hepsini bir kenara atamayız. Yaşıyorlar ve varlar. Bu biçimde eğer böyle beklenir, yıllar geçer, fesholmuş dağılırlar, diye bekleyen varsa yanılıyor. Dağılmaz bu örgüt. Bu ancak dönüşür, değişir. Bunun için hiç zaman geçirmeye gerek yok.

Ruşen Çakır: Şimdi entegrasyon diye bir laf ediliyor. Şimdi yıllarca burada olan, hareketin içerisinde olan ve yasadışı konumunda olan, kırmızı bültenle aranan vs. binlerce insandan bahsediyoruz değil mi?
Duran Kalkan: Evet.

Entegrasyon nasıl olacak?

Ruşen Çakır: Ve bunları kimisi yıllardır buralarda yaşıyorlar. Nasıl entegre olacaklar?
Duran Kalkan: Şimdi entegrasyonu kişilerle sınırlandırmak... Kavram olarak entegrasyon nedir? Farklı birimlerin birbirlerini kabul etme temelinde yeni bir ortaklık yaratmaları. Demokratik entegrasyon bunun demokratik temelde olmasıdır. Bu da neyi gerektiriyor? Demokratik bir ortamı gerektiriyor.

Ruşen Çakır: Bireyler, tek tek şahıslar -yanlış anlamayın-, sudan çıkmış balık gibi olmayacaklar mı?
Duran Kalkan: Niye olsunlar? Öyle değil. Ama bu demokratik ortam olursa, demokratik siyasetin önü açılırsa, demokratik siyaset yapma hakları olurlarsa mücadele edecekler bu insanlar. Değişim, dönüşüm yaşayacaklar. Biz sadece silahlı örgütlenen bir örgüt olmadık. Arkadaşlarımın bir kısmı silahlı kaldılar, evet, ama bir dönem silahlı olanların bir kısmı toplum içinde de çalıştılar, siyasi mücadele de yürüttüler. Her yerde çalışma yapıyoruz, bir toplumsal harekettik. Sadece dar ne bir partiydik ne de bir gerilla örgütü. Evet, bunlar vardı ama bunun etrafında bir toplumsal harekettik. Böylece toplum içerisinde çalışan arkadaşlarımız var, yani bir tecrübemiz var.

Önder Apo da belirtiyor, “Rehabilite edelim” diyorlar. Önder Apo, “Eğitilmeleri gerekli” dedi. Evet, dağda kalmış, gerillada olanlar eğitilip hazırlanabilirler. Ama bu dönüşümü yaşayabilirler. Çünkü önemli bir kısmı zaten bunun pratikte yaşamış bir tecrübesi var. Öyle bir durum olmaz. Ama tabii şöyle olursa; siyaset yapma hakkı olmayacak, örgütlenme hakkı olmayacak, kendi kimliği olmayacak… Mevcut Türkiye mevzuatında bize ancak hapishane düşüyor. İşte İmralı ortada. Onu görüyoruz, böyle olmaz.

Ruşen Çakır: Tekrar bölgesel olayla ilgili bir şey sormak istiyorum. Suriye'de bir deney yaşadınız. Çok açıkça söyleyeyim, ABD'nin ve kısmen İsrail'in bir desteği vardı. IŞİD'le mücadele vs. gibi bağlamda ama uzun bir süre. Ama sonra yarı yolda bıraktılar.
Duran Kalkan: Evet, herkes herkesi bırakabiliyor. Bu siyasi ilişkilere, ittifaklara bağlı. Bana göre Rojava'da o ittifaklar kısa değil, uzun bile sürdü. Daha erken de bitebilirdi. Taktik ilişkilerdi, taktik ittifaklardı. Bunu böyle anlamayanlar yanlış yaptılar ve zarar gördüler.

Rojava'da kısmen zarar görme ortaya çıktıysa bu söz konusu ilişki ve ittifakı doğru anlamamaktan kaynaklandı. Hazırlıklı olmadılar, kendi güçlerine güvenmediler ya da kendi güçlerini hazırlamadılar. Sonuç böyle oldu. Oysa ki bu olmayabilirdi, bana göre önlenebilirdi. Böyle bir durum bu biçimde yaşanmayabilirdi. 2019 muydu? O zaman da Başkandı Trump, “Çekiliyoruz” dedi Suriye'den. O zaman birçok arkadaş inanmışlardı da çekilecek diye, Rojava'da bir tür panik gibi bir şey oldu. Ben yazdım, “Korkmayın, çekilmez. Şimdilik çekileceği zaman yok. Ama hiç çekilmez de değil” dedi.

Dolayısıyla Rojava meselesinde onlarla bir stratejik ilişki olmadı. Kopmayacak bir ilişki değildi. Ama şimdi de gidip görüşüyorlar. Yine götürdüler Paris'te, Almanya'da görüşme yaptırdılar Rojavalı arkadaşlara. Onlar bir taraftan onu da yaptırıyorlar. Herkes kendi çıkarını yürütüyor. Biz Kürtler açısından da, Ortadoğu açısından da dış güçlere bel bağlayan bir hareket değiliz. Kendi öz gücümüzü alan bir hareketiz. İlişki ve ittifakları reddetmedik. Ama her zaman Kürtlerin temel dostu yanlarındaki halklar olarak gördük. Türkler, Araplar, Farslar, Ermeniler, Süryaniler.. Yine de çözüm olacaksa Ortadoğu siyaseti kendi içinde çözsün. Devletler bu işe girecekse Ortadoğu devletleri girsin istedik. Kaç defa ateşkes ilan etti Önder Apo; ne kadar çağrı yaptı, Kürdistan'dayken de yaptı, Avrupa'ya çıktığında da yaptı, sonraki süreçte de oldu.

Ruşen Çakır: Halep'te başlayan bir süreç yaşandı biliyorsunuz, Rojava'da. Sonra çok birçok gerginlik oldu falan. Ve iddia o ki İmralı'yla Kandil ayrı düşünmüş o süreçte.
Duran Kalkan: İmralı'nın ne kadar zamanında yeterli bilgisi oldu ve görüş iletti? Onu tam bilmiyoruz, bize o düzeyde yansımış değil. Fakat bilgimiz olsa görüş farklılığı olmazdı. Onu anlar ve görüşlerimizi ona göre yol alabilirdik. Ama öyle olmayınca kendimize göre görüşlerimiz oldu. Fakat süreci esas olarak değerlendiren, yönlendiren Rojava'nın yönetimi oldu. Orada bir yönetim vardı. Özerk yönetim vardı, kendisini demokratik-ulus yönetimi olarak tanımlıyordu.

Onlar şey olarak aldılar, Türkiye'nin müdahalesi oldu, sonuç bu hale geldi. Türkiye ile karşıttılar o kadar. Evet, Kürtlere destek veren güçler dediğiniz, bir an Kürtlere desteklerini çektiler, Türkiye'ye kapı açtılar, İngiltere ile görüştüler yani mevcut Colani'nin Şam yürüyüşü öyle gerçekleşti, Türkiye üzerinden. Esad yönetimini, bir Arap yönetimini kendileri yıkmadılar da Türkiye'ye yıktırdılar. İyi olmadı aslında. Buna iyi oldu denebilir mi? Yapmamak gerekiyordu. Şimdi Kürtler açısından da belirttim ya, ilişki ve ittifakları anlamada, bunun stratejik boyutunu, taktik boyutunu anlamada, birbirinden farkını görmede yetersizlikler var, zayıflıklar var. Rojava'da o yaşandı.

Ruşen Çakır: Türkiye'ye tekrar dönelim. Selahattin Demirtaş için ne diyorsunuz?
Duran Kalkan: Ne dememi bekliyorsunuz?

Ruşen Çakır: Çıkacak mı, çıksın mı? Bu süreçte nasıl bir rol oynayabilir?

“Demirtaş dışarıya çıkmalıydı”

Duran Kalkan: Zaten hukuki olarak kararlar alındı. Çıkması gerekiyordu, geriye siyaseten kalıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin hukukunun Türkiye yasalarını hukukunu bağlaması söz konusu. Avrupa Konseyi üyesi çünkü Türkiye. Fakat uygulamıyor, uygulamadı, şerh düşüyor. Sadece Selahattin Demirtaş değil, bütün siyasetçiler çıksın istiyoruz. Biz cezaevindeki herkes çıksın, onlarınki tümüyle siyasi zaten. Çıksalardı dışarıda önemli rol oynayabilirlerdi.

Şimdi de cezaevindeler, yine bir rolleri var hepsinin, rolsüz değil hiç kimse. Herkesin bir rolü var bu mücadelede. Zindanda olan da rol yapıyor, dışarıda siyaset yapan da, Önder Apo'nun rolü kendine göre, bizimki kendimize göre, rol karmaşası yaşamamalıyız. Herkes kendi rolünü iyi tanımalı ve gereğini yerine getirmeli. Biz bu düşüncedeyiz. Buna azami derecede dikkat etmeye de çalışıyoruz.

Bu bakımdan şimdi de rolü var, elbette dışarıda olsa daha rol oynar. Siz de tanıyorsunuz herhalde, biz de tanıdık. Oldukça zeki, deneyimli, tecrübe birikimi de kazandı. Oldukça rol oynayabilecek bir kişilik. HDP'nin diğer eşbaşkanı da vardı: Figen Yüksekdağ. Mesela o da oldukça deneyim kazanmıştı. Çıksa rol oynayabilir. Diğer kadrolar var, belediye başkanları tutuklu. Hepsi çok değerli siyasetçiler. Biz onları önemli buluyoruz.

Ruşen Çakır: Şimdi Avrupa'da özellikle çok sayıda eski belediye başkanı, milletvekili vs. var. Süreç olumlu gelişirse onlar herhalde geri dönecek, öyle mi?
Duran Kalkan: Evet. İlk geri döneceklerinden sayabiliriz, herhalde onlar dönerler. Çünkü bir süreç öyle işlerse, kapı açılırsa öncelik onlara olur. Açıklama yapmışlar, söz söylemişler, sözlerinden dolayı suçlanıyorlar. Çoğunun şeyi neredeyse ifade özgürlüğüne giriyor. O sağlansa, örgütlenme özgürlüğü sağlansa, kendiliğinden hemen dönerler.

Ruşen Çakır: Peki nasıl toparlayalım? Duran Kalkan ve arkadaşlarınızın adına esas olarak size mesafeli, sizden hoşlanmayan kesimlere ne söylemek istersiniz?
Duran Kalkan: Bizden hoşlanmayan kesimler biraz farklı farklı. Hepsine birden aynı şeyi söyleyemeyiz. Söylemememiz gerekiyor. Bir defa o bazı Kürt çevreleri var. Doğru yapmıyorlar. Ucuz yaklaşım içindeler. Onlarınki bindiği dalı kesmek gibi oluyor. Biraz daha hırslarına yenik düşmesinler, kendilerini toparlasınlar, biraz daha adil ve doğru olsunlar. Önder Apo'ya, harekete söz söylemesinler, gerillaya söylemesinler. 40 yıldır savaşıyor bu güç. 50 bin şehit verdi. Kürtler açısından şunu söyleyeyim: Önder Apo ve gerilla için söylenen sözlerin birinci muhatabı bu şehitlerdir. Öyle kimse farklı gösteremez. Bu bakımdan gerçekten doğru yapmalılar.

“İttifak kurabilmeliyiz”

Türkiye önemli bizim için. Onları da üç kategoride ayırabiliriz: Bir tanesi demokratik sol sosyalist çevreler. İdeolojik farklılıklarımız olabilir, tartışabiliriz, tartışalım, bu zenginliktir, düşünce gelişir. Hiç konuşmasak, bir de hep aynı şeyleri tekrarlasak örneğin burada ikimiz oturup konuşamazdık. Ben söyleyeyim. Siz benim söylediğimi tekrarlayın. Siz söyleyin. Ben sizin söylediğinizi tekrarlayayım… Bunun bir değeri olur mu? Olmaz. Biraz farklı olacak ki oradan bir gelişme çıksın. Bir demokratik tartışma ortamı olmalı. Özgür tartışma ortamı, yoldaşça tartışma ortamı diyoruz. Ama bunun ortamı olacaksa siyasi ittifaka, demokratik birliğe, siyasi mücadele ittifakına karşı olmaz bu. Bir taraftan bu olmalı, diğer taraftan ise ittifak kurabilmeliyiz; kapitalizme karşı mücadelede, demokrasi mücadelesinde, özgürlük mücadelesinde, kadın özgürlük mücadelesinde, ekolojik mücadelede. Yani genelde Türkiye'nin demokratikleşme mücadelesinde ittifak kurabilmeliyiz.

Biz bu konuda Türkiye demokrasisinin temel bir gücüyüz. Baştan itibaren Önder Apo'yu böyle gördük. Böyle görmesem ben katılır mıydım? Yani Kürtleri tanımıyordum bile. Evet, biraz yöre olarak tanımışlığımız vardı ama ötesi yoktu bu kadar. Türkiye'nin demokrasisine inancı gördüğüm için, bağlılığı gördüğüm için katıldım. Bunu böyle görmeliler. Yenilik yaratıyor Önder Apo, hep tekrarcı değildir. Yaratıcı düşünelim biraz. Yeni düşünceler oluyor diye hemen reddedici olmak doğru değildir. Komün meselesi de, demokratik toplum meselesi de… Sosyalizmin topluma dayalı geliştirilmesi meselesi çok önemli. Biz bunda gerçekten büyük bir aydınlanma yaşadık. Bu bakımdan biraz daha iyi tartışabiliriz. Daha iyi bu sürece sahip çıkabilirler. Bir de bu mücadeleyi biz başlatmadık. 1971'de Türkiye'de başladı, kimler başlattı biliniyor. Şehit düştüler, hakkını verdiler Mahirler, Denizler, İbrahimler. Bunların içinden çıktı PKK, Önder Apo. Bunlara bağlı kaldı, bunları sürdürdü. Şimdiye kadar olan Kürtler içerisinde Kürt mücadelesi olarak bu başlayan mücadelenin sürdürülmesidir. Mahirler'in, Denizler'in mücadelesiyle başlarsak 50 küsür yıl oldu, bizimki kaç yıl oldu… Yani bunu bir sonuca götürmek lazım, yeni yöntemler geliştirmek gerekli. Araştırmak lazım; stratejik olarak, taktik olarak aynı şeyi hep tekrarlayarak bir yere gidemeyiz.

İki, toplumsal kesimler var. Türkiye toplumunun emekçileri, işçileri, köylüleri, Orta Anadolu'da var, Karadeniz'de var, Marmara'da var, Ege'de var. Emekçi kesimler… Bu kesimler gerçekten de tanısalar PKK'yi; düşüncesini, irtibat kurulabilse ben karşı çıkacaklarına inanmıyorum yani. En dindarlarından tutalım, en milliyetçi olanlarına kadar gerçekten milliyetçilerse Türkiye'yi seviyorlarsa, Türkiye için düşünüyorlarsa bunu Apocu Kürtler’de bulacaklar, görecekler Türkiye sevgisini, Türkiye'ye bağlılığı, Türkiye'nin demokrasisini isteme durumunu. Buna inanıyorum. Önemli bir kesim fakat ulaşamıyoruz bu kesime. Bu kesime istiyoruz ki sol demokratik sosyalist çevreler, basın, aydınlar daha fazla ulaşsınlar. Daha fazla bu gerçekleri götürsünler. Kürtlerle dostluğu, kardeşliği iyi taşısınlar. Bu bizim de görevimiz Türkiye'nin demokratik çevrelerinin, basınının da görevi. Sizin de göreviniz. Hiç bizim görevimiz değil diyemezsiniz.

“Kürt var olunca Türkiye yıkılmayacak”

Üçüncü grup iktidar ve devlet kesimleri. Onlar dar bir çıkar içindeler. Şu anki şeyleri görüyoruz, izliyoruz. Bu işe başladığımız dönemin siyaseti biraz daha farklıydı. Şimdi daha çok daraldı, bireysel çıkarcılık çok fazla hâkim oldu bu kesimlerde. Böyle olmamalı, onlar için de onu söylemek istiyorum. Bu kadar kişisel çıkar için, maddi çıkarlar için -ki mevcut iktidar maneviyatı öne çıkarıyor ama aşırı maddileşti yani-, gerçeklere bu kadar gözlerini kapamasınlar. Yaptıklarının hesabını verebilsinler bu dünyada da öbür dünyada da. Korkmasınlar, korku içinde yaşıyorlar. Bir sistem oluşturulmuş korku sistemidir. Aslında ben o iktidar çevreleri için şunu diyebilirim: “Gerçeği bilmiyorlar, görmüyorlar” diyorum ya, bunu toplum için söyledim. Ama onlar biliyorlar, bile bile yapıyorlar, iki nedenle: Bir, dar basit çıkarcılık var, bu çıkarcılık iyi bir şey değildir. İkincisi, korku. Bu sistem korku sistemi. Bu korku sistemini kırmak gerekiyor. Bunu Milli Güvenlik Kurulu mu kararlaştıracak, herhangi başka bir şey mi? Ama Türkiye bir şey yaşamalı. Kürt var olunca Türkiye yıkılmayacak, yok olmayacak. Eskiden “Kürtler bilmem şey olurlarsa dünya yıkılırmış” diyorlarmış. Celal Talabani Bağdat'ta başkan olunca ben basında sormuştum, “Dünya yıkıldı mı, ayakta duruyor mu yoksa?” diye. Türkiye yıkılmaz, bunu söyleyemiyorlar. Yaptıklarına inanmıyorlar, çıkar için yapıyorlar, söylediklerine ve yaptıklarını korkudan dolayı yapıyorlar. Bu korkuyu kırmak gerekiyor. Bir özgür düşünme ve ifade ortamı oluşmalı. Her şeyin başı bu. Buna karar versin kim veriyorsa. Derin devlet mi, yüzeysel devlet mi, MGK mı? Mesela hâlâ, “Şu terör örgütü, şunlarla savaş halindeyiz” demekten kurtarsın, insanlar biraz rahat olsunlar, söz söylesinler. Bence her şey çözülür.

“Türkiye demokrasisini zayıflatmayız”

Ruşen Çakır: Devlet Bahçeli “Gemileri yaktık” dedi. Karayılan'dan da gördüm, sizden de gördüm, “Geri dönüş yok” dediniz. Hakikaten geri dönülmez noktada mı Türkiye şu anda süreçte?
Duran Kalkan: Şimdi şunu belirtelim: Yani biz Kongre kararı verdik. Strateji değiştirdik. Silahlı mücadele stratejisini sona erdirdik, demokratik siyasi mücadele yürütüyoruz. Yürütebilenler yürütüyorlar, zayıf kalıyor. Bizim durumumuz bir tehdit olarak duruyor ortada, çözümlenmesi gereken bir mesele. İstiyoruz ki bu durum çözülsün, bize de siyaset yapmanın önü açılsın. Biz siyaset yaparsak Türkiye demokrasisini zayıflatmayız, güçlendiririz, Ortadoğu demokrasisini de güçlendiririz. Hiçbir halka, hiçbir kimseye karşılığımız olmaz. Bunun önü açılsın. Sorun burada ortaya çıkıyor. Bunun gerektirdiği siyasi, hukuki zeminler oluşsun. Şuraya başkan olalım, şuraya bir imkân sahibi olalım demiyoruz. Demirel diyordu ya, “Kendim için bir şey istiyorsam namerdim” diye. Yani biz öyle demiyoruz ama gerçekten kendimiz için bir şey yok.

Mevcut haliyle zaten mücadeleyi yürütüyoruz. Ama bu yetersiz kalıyor, zayıf kalıyor. Aslında biraz eleştirilerimiz de var bu yönlü. Hem Kürdistan'da yürütülen çalışmalara, mücadeleye, Kürt toplumu içindekileri az buluyoruz, daha iyi etkili olabilir. Özellikle Türkiye toplumuna dönük çalışmaları, propagandayı, örgütlenme çalışmalarını, siyasi çalışmaları yetersiz, zayıf buluyoruz, güçlendirmek istiyoruz. Bize saldırılmadıkça savaş olmaz, bunu belirtelim. Siyasetin önü açıldıkça silahlı mücadele stratejisi bir daha gündeme gelmez Kürtler açısından. Ama hepsi kapatılır, inkâr ve imha sürdürülür, bu uzun zamana yayılır… Artık yeni örgütler mi olur, kimler ne yapar? Onun için insan bir şey diyemez tabii, bir garanti veremiyoruz. Biz kendi açımızdan, kendi sürecimiz açısından cevap veriyoruz. Biz siyasi mücadeleyi şimdi de imkânlarımız dahilinde yürütüyoruz. Kendimiz de düşünüyoruz, araştırıyoruz, tartışıyoruz, yoğunlaşıyoruz, düşüncelerimizi iletiyoruz. Yazıyoruz, konuşuyoruz. Ne ne kadar faydalı olabilirsek o kadar faydalı olmaya çalışıyoruz. Ama istiyoruz ki önü açık olsun daha faydası daha fazla olsun.

Türkiye'de de tehdit var bir de son onu söyleyeyim. “Niye bunu istiyorsunuz?” diyebilirsiniz. Tehdit var, tehlike ortadan kalkmadı. NATO geldi, toplantı yaptılar. Biraz hoşbeş oldu. NATO'nun ne yaptığı ortada; silahlanmadan başka bir şey düşünmüyor, savaştan başka bir şey düşünmüyor. Türkiye'ye başka bir şey vermez. NATO'dan fayda bekleyeceğine, barış ve demokratik toplum sürecinden fayda beklesin Türkiye. Daha büyük fayda görür. Bu kesinlikle böyle. Bu bakımdan Türkiye için tehdit ortadan kalkmadı, tam tersine sürüyor. Savaş İran'da tekrar başladı. Nereye gidecek belli değil. Türkiye bu savaşın kuşatmasında, Kürtler de ortasındalar. Kader birliği var yani. Savaşın ortasında savaşarak bir şeyler bulalım, kazanalım değil de demokratik siyasetle kazanalım, herkes kazansın. Kazan-kazan ilkesi uygulansın. Yaklaşımımız bu.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler. Çok sağ olun.
Duran Kalkan: Ben teşekkür ediyorum. Tekrar hoş geldiniz.

Ruşen Çakır: Duran Kalkan'la her şeyi konuştuk. Süreci konuştuk tabii ki esas olarak. Bu özellikle kendilerine uzak kamuoylarına mesajlarını iletti. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.





Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
19.07.2026 Kandil izlenimleri (2): Üniformalar ne zaman çıkarılacak?
18.07.2026 Kandil izlenimleri (1): Cümleler Öcalan ile başlıyor Öcalan ile bitiyor
17.07.2026 Medyascope Kandil’de | Duran Kalkan Ruşen Çakır’a konuştu: “Bu süreç batmayacak”
17.07.2026 "Yeni Parti" yeni olabilecek mi?
16.07.2026 Bitmek bilmez "FETÖ'nün siyasi ayağı" tartışmaları
15.07.2026 Prof. Gökhan Bacık ile söyleşi: 15 Temmuz’un 10. yılında Fethullahçılığın durumu ve muhtemel geleceği
15.07.2026 Fethullah Gülen'den geriye neler kaldı?
14.07.2026 Türkiye’nin Gidişatı (22): Ahbap olayı | NATO Zirvesi | 15 Temmuz’un 10. yılı | Deniz Göktaş’ın tutuklanması
14.07.2026 Özgür Özel'in enerjisi
13.07.2026 Özgecan Özgenç ile söyleşi: Tüm yönleriyle Özgür Özel’in yurt gezileri
19.07.2026 Kandil izlenimleri (2): Üniformalar ne zaman çıkarılacak?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı